|
Hz. Muhammed
(s.a.v.) ve Kadın
12 Haziran
2007 - 02:22:12
Antik
çağlardan beri dinler ve filozofların kadın ve kadın-erkek
münasebetleri hususunda önemle durdukları bilinmektedir. Başta
Aristo olmak üzere filozoflar genellikle kadını küçümseyen ve
kadınlar tarafından kabulü mümkün olmayan görüşler ileri
sürmüşlerdir.
Semavî ve
beşerî dinlerin kadın konusundaki yaklaşımları ise, çok farklı ve
zaman zaman çelişkilidir. İnsanlık tarihi boyunca zengin bir tarihî
tecrübe ve birikimden sonra gelen İslam’ın ve Hz. Peygamber’in
kadına bakışı, bu konuda ortaya koyduğu ilkeler ve bizzat
Rasulullah’ın Müslüman ve diğer kadınlara karşı yaklaşımı
değerlendirilecek olursa İslam’ın ve Hz. Muhammed’in nasıl bir
devrim gerçekleştirdikleri anlaşılacaktır.
Hz.
Peygamber’in getirdiği din ile kadın vakar, şeref ve sosyal statü
kazanmıştır. İslam ile kadının medenî, sosyal, iktisadî ve hukukî
hakları garanti altına alınmış, kadının evlat, eş ve anne olarak
statüsü yükseltilerek erkeğin sahip olduğu birçok hak ve imtiyazlar
verilmiştir. Doğu toplumlarındaki Müslüman kadınların geri kalmış,
cahil, kişilik hakları olmayan bir grup olarak görülmesinde sorumlu
olan İslam değil, bir takım iktisadî, siyasî, içtimaî ve psikolojik
şartlardır. Hz. Muhammed (sav)’den sonra sosyal, kültürel çevre ve
siyasî şartların tesiri ile ataerkil aile anlayışı ve kadın
haklarını kısıtlayan telakki, kadınların konumunda gerilemeye neden
olmuş ve zaman içinde bu gelenek fıkhî yorumlara tesir etmiştir.
Hz. Muhammed
(sav) döneminde kadınların aile ve toplum içindeki statüsü,
rollerinin tahlili ve kadın-erkek ilişkilerinin mahiyetinin
değerlendirilmesi İslam’ın kadına bakışı hakkında bilgi verecektir.
İslam, bir insan olarak kadını erkek ile eşit statüde kabul eder ve
gerek yaratılış gerekse hak ve sorumluluklar yönünden erkeklerle
eşit konumda olan bir kadın portresi çizer. Kadın ve erkek birbirine
eşit oranda bağımlı resmedilir. Kur’an-ı Kerimde “onlar sizin
örtünüz siz de onların örtülerinizsiniz” (Bakara,187) denilmektedir.
Diğer bir ayette de “Mümin erkeklerle mümine kadınlar birbirlerinin
velisidirler” (Tevbe, 71) denilmektedir. Peygamberimiz Veda
hutbesinde kadınların haklarına ve kadın-erkek ilişkilerine temas
ederken şu mesajı vermiştir. “Ey insanlar! Kadınlarınız üzerinde
hakkınız, kadınlarınızın da sizin üzerinde hakları vardır.”
Dolayısıyla, İslam dininde kadın, erkekle aynı seviyede görülüp,
şahsî, hukukî ve sosyal haklar açısından kadın ve erkek denk
tutulur. İbadet, miras, ticaret ve malını tasarruf gibi birçok şahsî
hakları vardır. Erkekler karşısında kadının hak ve hukuku kanunla
korunmuş ve kadınların sahip oldukları hak ve hukukun şuuruna
varmaları hedeflenmiştir.
Kur’an-ı
Kerim’de belirtildiği gibi insan olma bakımından, dinî ve hukukî
açıdan kadın ve erkek aynı haklar ve imtiyazlara muhatap olmasına
rağmen, cinsler arasında mutlak bir eşitlikten söz edebilmek mümkün
değildir (Hucurat, 35). Kadınlar erkeklerden farklı olarak fizikî,
psikolojik ve biyolojik yapıya sahiptir. İslam her cinse ait olan
ayırt edici fonksiyonları ve farklılaştırıcı rolleri, cinsler
arasındaki bu farklılıkları düşünerek tayin etmiştir. İslam, fıtrata
ters düşmeden eşitliğin mümkün olduğu yerde iki cins arasında
eşitlik kurar ve yine fıtrata uygun olmayan durumda iki cinsin
arasını ayırır.
Kadın ve
erkeğin tabiatındaki farklılıkların bir neticesi olarak gelişen
görev farklılıkları, miras ve evlilik gibi konularda farklı
hükümlerin gelişmesine neden olmuştur. Miras, nikâh ve boşanma gibi
durumlarda kadın ve erkekler için farklı hükümler olması, erkeğe
boyun eğen, ikincil statüye sahip Müslüman kadın portresinin
gelişmesine katkıda bulunmuştur. Miras paylaşımında ölenin kızları
ile oğulları bulunursa bu durumda kızlara, oğul hisselerinin yarısı
kadar pay veriliyor olması bu fikri besleyen faktörlerden biridir.
Ancak İslâm hukuk kurallarına göre erkek hem ailenin geçiminden tek
başına sorumludur, hem de yakından uzağa akrabasına nafaka
yükümlülüğü, akrabanın ödeyeceği bazı kaza tazminatlarına katılma ve
mehir gibi malî yükümlülükleri vardır. Buna karşı kadınların mali
yükümlülükleri azaltılmıştır. Ailenin maddî yükümlülüklerini
taşımak zorunda olan erkek için daha fazla miras hakkına sahip
olması anlaşılabilir bir durumdur.
İslâm
hukukunda boşama hakkı kocaya aittir. Boşanma konusunda erkeğin
kadına kıyasla daha geniş haklara sahip olduğu görülmektedir. Bu
durum boşanmanın ekonomik yükünün kocanın üzerinde olması ve erkeğin
boşanma hakkını keyfi kullanmasını engel olmak adına
geliştirilmiştir. Diğer yanda evlilik hayatı içinde zarar ve zulüm
gören, mutlu olmayan kadın, kocası boşamak istemediği halde hâkime
veya hakemlere başvurarak evlilik hayatını sona erdirebilir. Ayrıca
yine kadının irade ve teşebbüsü ile devreye girecek olan bedel
vererek boşanma (muhâlea) yolu da açıktır. Hz. Muhammed (sav)
döneminde kadınların evlenme ve boşanma konularında söz sahibi
oldukları bilinmektedir. Örneğin Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fâtıma,
kocası Ali'nin ikinci evliliğine razı olmamış, O da kızının tarafını
tutmuş, damadına "ya Fâtıma'yı boşamasını yahut da ikinci evlilikten
vazgeçmesini" söylemiştir.
Kuran
biyolojik farklılıkları kabul eder fakat bu durumu eşitsizlik olarak
değerlendirmez. Ancak bazı İslam ülkelerinde kadın ve erkek
arasındaki biyolojik farklılığa dayanarak kurulan cinsiyetler arası
eşitsizlik fikri ‘erkeğin katı otoritesini’ besleyen bir durum
haline gelmektedir. Kuran ve hadislerin bir bütün olarak alınmaması,
kadının kocasına itaati konusundaki hadislerin çerçevesinden
saptırılmasına ve kadınların aciz ve kişilik haklarından yoksun
resmedilmelerine neden olmuştur. Fakat aksine, Hz. Muhammed (sav)
döneminde kadınların aile ve toplum içindeki statüleri, kendisinin
kadınlar ile olan müspet ilişkileri ve kadınların hakları
konusundaki hassas davranışları kadınlara verilen değerin bir
ifadesidir. Allah Rasulü’nün gayri müslim kadınlara da iyi
davrandığı Mekke’den Medine’ye gelen ve Müslüman olmadığını
açıklayan bir kadına yardım ettiği, diğer taraftan da bir sefer
esnasında İslam ordusuna gerekli haberleri veren bir kadını ve
kocasını da serbest bıraktığı bilinmektedir. Ayrıca hastalanan
Müslüman kadınlarla ilgilendiği, hatta evlerine kadar gidip ziyaret
ettiği ifade edilmektedir.
İslam'da belli
bir rol tayininden bahsedileceği gibi genel olarak rol dağılımının
çok keskin olmadığı görülmektedir. Bu roller kimi toplumlarda
dengesiz ve biri diğerinin aleyhine işleyecek şekilde dağılmış
olabilir. Ancak Hz. Muhammed (sav) döneminde kadınlar dinî ve
içtimaî hayatta aktif olarak bulunmakta idiler. Siyaset, savaş ve
ilim konularda erkeklerin yanı başında yer alan kadınlar
bulunmaktaydı. Siyasî tutukluların affı için aracılık yapan
kadınların bu isteklerini yerine getiren Hz. Muhammed (sav)’in bazen
siyasî konularda dahi kendi eşlerinin sözlerine uygun hareket ettiği
bilinmektedir. Birçok erkek sahabenin başlarına lider olarak Hz.
Aişe’yi getirmek istemeleri Müslüman kadınların sosyal hayatta aktif
olarak yer aldıkları gerçeğine bir örnek teşkil etmektedir. Hz.
Aişe’nin hadisçilik vasfının yanında fetva, feraiz, tarih, nesep,
şiir, tıp ve astronomide de şöhret kazandığı bilinmektedir.
Ayrıca çalışma
hayatında da bugünkü İslam toplumlarında görünenin aksine iş
bölümündeki hudutların daha esnek olduğu görünmektedir. Örneğin, Hz.
Muhammed (sav)’in eşi Zeynep dericilik ile uğraşırdı ve kazandığını
sadaka olarak dağıtırdı. Hz. Muhammed (sav) ev işlerinde eşlerine
yardım eder, elbisesinin yırtığını yamar, ayakkabısının söküğünü
dikerdi. Dolayısıyla, İslam’da kadının, bağımsız bir kişiliğe sahip
olduğu ve aynı zamanda ekonomik açıdan da bağımsız olduğu
görülmektedir. Bir hadiste "kadınlar erkeklerin mülkiyetinde olan
bir mal olarak değil aynı haklara sahip kişiler" olarak belirtilir.
Bunun yanı sıra, Havle bint Amr’dan borç para alması ve Dubaa bint
ez-Zubeyr’den kestiği koyunun etini göndermesini istemesi Hz.
Muhammed (sav)’in kadınlarla ilişkileri hakkında ve kadınları nasıl
gördüğü hakkında bilgi vermektedir.
Hz. Muhammed
(sav) döneminde kadınların şahsiyet sahibi olduğu, haklarının
farkında oldukları ve bilinçli bir şekilde kendilerini savundukları
görünmektedir. Erkek egemenliği altında ezilen, pasif, ikincil
statüye sahip Müslüman kadın portresinin, zaman içinde gelişen
Müslümanların tatbikatlarının ve Batılıların geliştirdiği klişelerin
bir tezahürü olduğu söylenmelidir. Müslüman kadınlar hakkındaki
menfi düşünceler maalesef zaman içinde oluşmuş olup Hz. Muhammed
(sav) dönemi pratikleri ile çelişen bir yapıya sahiptir. Pederşahi
kültürlerin, Kur'an’ın kadınlar hakkındaki müspet görüşlerini,
kendilerinin kadın hakkındaki önyargılarını besleyecek şekilde
okudukları söylenebilir. Erkeğin sorumluluklarının daha fazla olması
ona kadın üzerinde daha fazla hak ve yetkiye sahip olmasına neden
olmuştur. Nitekim bir ayet-i kerimede bu durum “Erkeklerin kadınlar
üzerinde ve kadınların erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız
erkekler için onlar üzerinde bir derece vardır.” (Bakara, 228)
ifadesiyle açıklanmaktadır. Ancak bu durum kadının aile içinde ve
toplumda ikincil planda olması veya birey olma özelliğini yitirmesi
manalarına gelmemektedir. İslam’da önemli olan cinsiyet değil, kul
olarak Allah karşısındaki durumudur. “Şüphesiz Allah katında sizin
en üstününüz O’ndan (Allah’tan) en çok korkanınızdır” (Hucurat,13)
âyeti bu konuya nihaî noktayı koymaktadır.
Betül ARGIT
Çağımızın
Müslüman Kadından Beklentisi
07 Haziran
2006 - 23:00:00
Kadın hakları
ve kadının şahsiyetinden söz etmek, İslam’ın kadın hakkındaki
görüşünü ortaya koymak ve bunu kabul etmek başka mesele, o görüşle
amel etmek, İslami olduğuna inandığımız değerlere göre hareket
etmek, yani İslami görüşü pratize etmemiz ve inandığımız hakları
sosyal düzenimize ve yaşamımıza tatbik etmemiz ise başka bir
meseledir. Fakat genellikle bizler teoriyle iktifa ediyoruz.
İslam’da
yaşam, toplum, sosyal ilişkiler, kadın hakları, çocuk ve aile
haklarının ne olduğunu bilen, fakat pratikte köhne gayr-i islami
geleneklere tabi olan, hatta yaşamını, İslami değerlere göre
değiştirme cesaretini bile gösteremeyen kimseler çoktur.
Kadın hakları
ve kadının rolü bilimsel ve düşünsel bir sorun olmuştur. Özellikle
18. 19. ve 20. yüzyıldan itibaren ve ikinci dünya savaşından sonra
kadının sosyal hakları ve insani özellikleri meselesi bilimsel
toplantılarda, dünyanın siyasi ve sosyal akımlarında şiddetli bir
ruhi hadise ve sarsıntı şeklinde, devrimci bir kriz şeklinde ortaya
çıkmıştır.
Maalesef kriz
20. yüzyıla egemen güçlerin takviyesiyle bütün beşeri toplumlara,
hatta dini ve geleneksel kapalı kaleler içerisindeki toplumlara
kadar yayılmıştır.Karşısında tam olarak duran toplumlar ise çok
azdır.
Kadın
özgürlüğü adıyla ortaya çıkan bu özel modernizmle mücadele,
genellikle kör ve mutaassıp karşı çıkışlarla yapılmıştır.
Dolayısıyla, hücumlar karşısında direnememiştir. Çoğunluğu sağlayan
yeni tahsilliler, batı benzerliler bu krizi, şiddetle kabul ettiler
ve bu yıkıcı başkalaşmanın en güçlü, temsilcileri, yayıcı ve takviye
edici faktörleri oldular. İslami toplumlarda kadın özgürlüğünün
modernist saldırısına karşı, yapılan mücadele her ii cenahtan da
takviye, kabul ve teyit edici idi. Şibih aydın(sahte aydın) ve
acemice direnişlerle, bilim ve mantık dışı karşı koyuşlarla yanlış
bir şekilde hareket ederek onun devamını sağladılar.
Acemice
direnişler ve mantık dışı mücadeleler, her zaman karşı cephe ya da
düşünceyi kuvvetlendirir. Bu genel bir yasadır.
İlke ve
temellerinden bir modern kadının yaşam biçimi olan batı düşüncesi ve
kültürünün saldırısı karşısında, doğu toplumlarına direniş
bahşedebilecek büyük etkenlerden biri, zengin bir kültür, güzellik,
iyilik, deneyim, değer ve inanca ve aynı şekilde ileri insani
haklara özellikle din ve tarihte kemale ermiş çok yüce simalara
sahip olmaktır. Ne mutlu ki bu hususta müminler hayli zengindirler.
İslami
toplumların yeni kuşağında bilinçli bir direniş meydana getirmek
için, en büyük araç, en mümtaz çehrelere, islam dini ve tarihimizde
zinde, örnek ve yüce şahsiyetlere sahip olmaktır. Eğer bu simalar
tam manasıyla tanınırsa; tam anlamıyla tasvir edilir ve anlatılırsa,
dürüst ve bilinçli, bilimsel ve yeni bir görüşle yeniden tanıtılır
ve tanınırlarsa, onların hatırası diriltilir, şahsiyet ve misyonları
tekrar ortaya konursa, yeni kuşak şunu hissedecektir ki; köhne
geleneklerden kurtulmak, sapmış ve gerici geleneklerden kurtulmak,
ve bu gün kadının kurtulması için batının modernizm adıyla yaptığı
sapık çağrılara, olumlu cevap vermeye gerek yoktur.
Bu gün
problemlerimizi halletmek, zamanımızın suallerine cevap vermek şu
anda sahip olduğumuz düşünsel kapışma ve mücadeleler ve şimdi
hissettiğimiz gereksinimler için bu değer ve dersleri nasıl
anlayabilir, nasıl gerçekleştirebilir ve onlardan nasıl
yararlanabiliriz? İşimizin asıl hedefi budur. Dolayısıyla
çabalarımız bu noktada yoğunlaşmalıdır.
Sorun nasıl
anlamak sorunudur. Mesele şudur ki; Yeniden Hz. Fatıma’nın hal
şerhini yaptığımız zaman, Onun durumu ve işinden, sosyal, düşünsel
ve dini yönünden nasıl ders alabilir ve nelerinden faydalanabiliri?
Mesele budur. Bu mesele temel bir meseledir. "Nasıl anlamak?"
II.Dünya
savaşından sonra kadın sorunu Batıda çok hassas bir mesele olarak
gündeme geldi. Bunun sebeplerinden birisi bizzat dünya savaşıdır.
Çünkü ikinci dünya savaşı aile bağlarını tamamen yıkmıştır.
Fakat bundan
evvel, Kilisenin din adına savundukları ve her zaman dinin bekçilik
ettiği üsleri, kadının manevi, sosyal ve insani değer, hak ve
şahsiyetini yok etmiştir. Evet kilise bunları din namına
savunmuştur. Rönesasns’tan burjuvazinin devriminden sonra bireysel
özgürlük kültürü olan Kiliseye karşı bir zafer kazandı. Burjuvazinin
hamle yapması neticesinde kilisenin hukuki ahlaki, bilimsel, ruhi ve
bilimsel egemenliği ve beraberinde din de yok oldu.
Ve ansızın
cinsel özgürlük meselesi gündeme geldi. Bu cinsel özgürlük şiarıyla
kadın; bütün yoksunlukların, insanlık dışı kayıt ve sınırlamaların
yok olup gittiğini görünce onu şiddetle kabul etti.
Bilim,
Kilisenin hizmetinde olan ortaçağlardan sonra bugünün iddiasının
tersine özgürleşmedi. Kilisenin kaydından kurtuldu ve burjuvazinin
kaydıyla gelişerek bugünün egemeni durumuna geldi. Eğer bilim adına
ahlaki değerlere muhalefet edildiğini görüyorsak bu görülen bilimin
muhalefeti değildir. Bu, bilim putu içerisinde, altın dana kıyafeti
içerisinde bağıran kuyumcu burjuvazinin Samiri ilmidir.
Nihayet Freud
geldi. Bilimsel seksüalite ekolünün temellerini attı. Cinsel asalet!
Burjuva sınıfı aslında alçak ve adi bir sınıftır. Feodalitenin de
tersine insanlık dışı bir rejimdir ki sayılanların hepsi insanı
cinsel ve ekonomik bir hayvan olarak telakki etmişlerdir. Bu
burjuvazi peygamberinin adı Freud, dini seks(cinsellik), Mabedi
Freudism ve bu mabedin yanında boğazlanan ilk kurbanlar ise kadının
insani değerleriydi.
Özellikle
I.Dünya savaşından sonra ansızın dünya sanatının asıl mayasının,
bilhassa bütün filmlerin sadece iki unsura sahip olduğunu görürüz:
Sertlik ve
şiddet
Seks
(Cinsellik)
Bunlar hep
savaşın hediyesidir.
Bir kaç
rejisör ve piyes yazarı bu meselenin peşine tesadüfen düşmüyor.
Aksine en derin sosyolog ve antropologlar bu evrensel güce
bağımlıdırlar. Bunlar beşeriyetin düşüncelerini unutturmak için
dünyanın en iyi ve en güçlü tanıtım ve propaganda gücü olan
filmlerden yardım aldılar.
Öyleyse bu
gücün egemenliği için hem batının hem de doğunun kurban olması
gerekir. Hem eroin hem Freudism kurbanı. Bunun için henüz genç
olması sebebiyle daha sapık kültürlerin içinde pişmemiş, sapmamış ve
insan olduğu için henüz dünyada nefes çeken, hisli ve şefkatli olan
bu genç neslin, kendi yazgısına dikkat etmemesi, önem vermemesi ve
yönelmemesi gerekmektedir. Dikkat etmemesi ve yönelmemesi için her
türlü araç muteberdir; İster ilim şeklinde olsun, isterse sanat
şeklinde olsun, ister spor, ister edebiyat, ister tarih, ister
sünnet ve gelenek, isterse din ve mezheb olsun her türlü vasıta
geçerlidir. Yeter ki meşgul olsun, oyalansın, sahneden kaybolsun,
dikkatli ve uyanık olmasın.
Başka bir
etken daha vardır ki, dünyadaki bu güçle işbirliği yapıyor, hem de
büyük işbirliklerini yapıyor.
Zemini onun
davetinin kabulü için, onun yakın çalışma arkadaşlarından daha çok
hazırlıyor. Durum böyle iken bir grup çıkıyor, o davetle acemice
mücadele ediyor. Bu grup gerici, sapık, düşünsellikten uzak, insani
olmayan geleneklere dayanarak alçak taassuplarla bu davet karşısında
kendilerini korumak istiyorlar. Neticede bir düğüm oluşuyor. Bunlar
ne şekilde bu meşum davetçiyle işbirliği yapıyor?
Bu meşhur
Freudism daveti, kadının daha çok mahrum olduğu geleneksel toplum ve
ülkelerde daha çok başarılı olmuştur.
Eğer kadının
insani ve İslami haklarını verirseniz; onu bu hücuma en iyi direniş
gücü olması için en güzel unsur yapmışsınız demektir.
İslami emir ve
yasalar her alanda, İslam ile ilgisi olmayan kavmi adet olan ve eski
tarihi töreden ibaret olan geleneksel maddelerle karışmıştır.Hem
dinin yerine eski gelenekleri savunan, hem de geleneklerle mücadele
eden kimseler, aynı zamanda İslam’ın canlı değerleriyle de
savaşıyor. İki taraf da, ne modern ileri aydın ve ne de gelenekçi,
eski dindar aydın, hiç biri gelenekten ayıramıyor.
Niçin bu
ikisini birbirinden ayırmak gerektiğini söylüyorum? Çünkü biz
müslümanız ve şu ilkeye inanıyoruz: İslami hak ve yasalar fıtrattan
kaynaklanan yasalardır. Dolayısıyla bu genel yaratılış yasasına
dayanan yasalar da eskiyecek değildir. Bundan dolayı bu değerler
eskimezler. Fakat sosyal gelenekler, üretim ve tüketim sisteminden,
sosyal sistemin yeni kültürel düzeninden doğmuşlardır. Bu sistem bir
zaman gelir, değişir, dönüşüme uğrar, eskir, alçalır, menfi olur
veya ilerleme ve gelişmeye engel olur. Eğer aydın, ileri, isyancı ve
hatta fitneci görüşler; karşısında cahili, kavmi, ırki ve kalıtımsal
geleneklerden uzak halis İslami değerler sunulursa, herkesten daha
çok ve daha çabuk onlar O'nun karşısında boyun eğer ve teslim
olurlar.
Dini değerler
gerçekten diridirler. İslam diridir dediğimiz zaman, hem fikir ve
inançları, hem yasaları ve sosyal ilkeleri, hem yönü ve hem de
gösterilen ve ortaya konan örnek insanlar bakımından diri olduğunu
söylemek istiyoruz.
Zinde olmak
demek, her soy, her kuşak, her dönem ve her yerdeki beşeriyet yolu
için etkili olmak, çözüm yolu göstermek, yönlendirmek, yani yol
işaretleri demektir. Fakat maalesef gelenek ile dini
karıştırmışsınız.
O halde
davranışlardan hangisinin bölgesel bir gelenek olduğunu, hangisinin
bize has bir gelenek olduğunu birbirinden ayırmamız gerekir. Çünkü
başka bir islam topluluğuna gittiğimizde bu ilişki ve davranışların
başka türlü geliştiğini görürüz.
İslam’da ve
peygamber zamanında davranış ve hareket tarzı öyle insanidir ki,
bizim için son derece hayretamizdir. Bir grup kız Medine'ye geliyor
ve Huneyn savaşına katılıyor. Henüz yeni ergenlik çağına ermiş 9,10
veya 11 yaşındaki kızlar on beş kişilik bir grup oluşturarak
peygamberimizin huzuruna çıkıp şöyle diyorlar: "Biz, bu savaşa
katılıp hemşirelik yapmamız için bizi de götürmeni istiyoruz ya
rasulallah!" Rasulallah hepsini ata veya deveye bindiriyor ve bir
hemşire grubu olarak savaşa götürüyor.
Mescid-i
Nebevi tüm sosyal faaliyetler için bir üstür. Onun her köşesi sosyal
bir çalışma köşesidir. Bir köşesi Hz. Rukiyye’nin çadırıdır. Rukiyye
öyle bir kadındır ki, peygamberin emriyle İslam’ın mabedi olan
mescidinde resmi bir çadır kurmuştur. Orada hastaları, savaş
yaralılarını tedavi etmek ve yatırmakla görevlendiriliyor.
Durum bu iken
aydınları görüyoruz ki, dünyada hemşireliği ilk o icad etmiştir diye
I.dünya savaşına katılan filan Amerikalı kadını göklere çıkarıyor.
Diğer taraftan ise; sosyal görüş bakımından geleneksel olan bir
başka kişiyi görüyoruz ki bu, işe temelinden her şeyiyle muhalefet
ediyor ve yaptığı bu hareketin adını da din koyuyor. O dini bu
şekilde telakki ediyor.
Üçüncü dünyada
Freudism ve cinsel özgürlük adıyla büyük bir sorun vardır. Cinsel
özgürlük programı ve cinsel özgürlük eşyalarının doğudan batıya
girişi, doğudaki insani özgürlük isteğinin ölmesi içindir. Sen bu
özgürlüğü istiyorsun! Böylece batı, doğudan aldığı hammaddenin
mükafatını vermiş oluyor. Batı doğuya borçludur. Doğudan götürdüğü
elma, kauçuk, petrol vs. maddeler karşılığında doğuya öyle bir şey
vermesi gerekir ki ona borçlu olmasın. Evet zahirde batı doğuya
medeniyet veriyor. Elbette batı hesabını iyi yapmakta ve
bilmektedir.
Bu gün batıdan
gelen şey, ne ilimdir, ne de medeniyettir. Ne özgürlüktür ne de
insanlık, ne de kadına saygılıdır. Aksine burjuvazinin uyuşturduğu
sapık ve alçak güçlerin adi hilelerine dayanmaktadır. İşte o kadın
bu arada seçim yapmak istiyor. Neyi hangi tasviri seçmek istiyor? Ne
gerici, gelenekçi kadın tasviri, ne de modern tahmili kadın tasviri.
Aksine müslüman kadın tasviri istiyor. Varolan örnek şahsiyetlerin
tamamı, bir ailede bulunmaktadır. Bu aile fertlerinin her biri birer
örnektir. Bunların gerçek ve objektif tasviri şöyledir. Barışta
Hasan olmak, cihad ve şehadette Hüseyin olmak, en ağır sosyal hak ve
adalet misyonunda Zeyneb olmak, Kadın konusunda Fatıma olmak, her
şeyde ve her hususta Ali olmak... [Allah ondan razı olsun]
Fatıma öyle
bir kadındır ki [Allah ondan razı olsun] toplumunda varolan sapma ve
zulüm karşısında sorumluluk hissediyor, sosyal mücadele ve
kavgaların içerisinde bulunuyor. Ta ölüm anına dek sessiz durmuyor,
susmuyor ve sönmüyor.
Bugün bir
şeyler okuyabilen her aydın kadının, bu simaları tanımaları
yeterlidir. Böylece bu gün islami toplumlarda müslüman kadın adıyla
tanıtılan geleneksel çehreleri, modern kadınla mukayese etmek yerine
İslam tarihindeki örnek kadınları -günün kadını olarak
gösterdikleri- günümüz modern kadınıyla kıyaslamalıdır. O zaman ne
netice alınacağını göreceğiz. Çok basittir, sadece bilinçli,
bilgili, uyanık, sorumlu, araştırıcı aydınlara, uyanık aydın
vaizlere, bu tasvirleri açık aydın ve anlaşılır, dakik ve bilinçli
bir şekilde bu neslin iradesine vermek düşüyor.Bu kafidir. Bu
saldırı karşısında en bilinçli ve etkili savunma budur.
Ne zaman ki
herkes alçaldı, kadın da alçaldı, o da ortadan kayboldu, meydandan
çekildi. Erkeğin, şimdi kadının olmayan hangi hakları vardır? Hicab
mı? Yoksa erkeklerin hicabları yok mudur şimdi? Hicab ne demektir?
Örtü mü?
Mutlak manada
örtü İslami bir kavram iken özel bir kavmin sosyal geleneğine
hastır. Çarşaf bir giyim biçimidir. Bu giyim biçimi, bu memleketten
o memlekete, o zamandan bu zamana değişiklik arzeder. Fakat netice
itibariyle İslami hicab ilkesi her bilinçli ve aydın insanın kabul
ettiği fıkhi bir kanundur. Ama bu gün çarşaf iki ve örtü iki
müteradif kelime haline gelmiştir. O zaman aydın saldırma ve hamle
yapmak adına hicaba saldırıyor. Buna karşılık mutaassıplar, hicabı
savunmak adına maalesef sadece çarşafı savunuyorlar.
Aynı şekilde O
[Fatıma [Allah ondan razı olsun]] tekrar müslüman kadını ortaya
koyabilir. O Zeyneb gibi bir kızını, Hasan ve Hüseyin gibi
oğullarını, bu aşamada bir anne olarak yetiştiriyor. Yüce, örnek ve
eş kadının, başka bir boyutu olarak Ali'nin yalnızlık, sıkıntı,
zorluk ve azametleri durumunda da hep Onun yanında olmuştur. Ayrıca
sorumlu, sosyal bir kadın olarak doğumundan, babasının defnolunduğu
ana kadar, yine bir an bile mücadeleden geri durmadı. Dış cephede
hicrete kadar küfürle, iç cephede ise ölüm anına kadar sapma ve
katil ile mücadele etmiştir.
İşte müslüman
kadın olmanın şekli budur.. Şehid Ali
Şeraiti
Ċkif
"Mahalle Kahvesi" isimli şiirinde aile hayatı hakkında şöyle diyor:
"Hayat-ı âile" isminde bir ma'îşet var;
Sa'âdet ancak odur... Dense hangimiz anlar?
Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat,
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhat!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;
Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa,
Dolaşsalar; seni kat kat bu hâleler sarsa;
Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı ?
Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun;
Anan, baban birer âğûş-i ilticâ-yı masûn.
Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer,
Fezâ kadar sana vâsi' gelir bu dar çember.(7)
Aynı
şiirin sonunda Ċkif kahvede oturanlara kırlangıçların diliyle
sesleinr:
Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan.
Bakıyor bunlara, yan yan, iki çift ince nazar;
"Ya sizin bir yvunız yok mu ?" Diyor anlaşılan.
Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar... (8)
Ċkif
Safahat'ın üçüncü kitabında aile mefhumu hakkında şöyle der:
"Biz ki her mevcûdu yıktık gâyesiz bir fikr ile;
Yıkmadık bir şey bıraktık... Sâde bir şey: Ċile.
Hangi bir bunyânı mahvettik de ıslah eyledik?
İşte viran memleket! Her yer delik, her yer deşik!
Bunların ta'mîri kaabil... Olsa ciddiyet, sebat:
Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet, âilât,
Er kavî kollarla hattâ kalkmaz imkânı yok.
Kim ki, kalkar der, onun hayvan kadar izânı yok!
"Ailî bir ınkılâb olsun!" diyen me'yûs olur;
Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir... (9) olur.
Çünkü "çıplak" inkılâbâtın rezalettir sonu...
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu! (10)
Mehmed
Ċkif Safahat'ın Beşinci Kitabı'nda "Berlin Hatıraları" isimli
şiirinde kadınlarımız için şu değer yargılarıyla adeta günümüzü
anlatır.:
"Ne hisli vâlidelerdir bizim kadınlarımız!
Yazık ki anlatacak yok da yanlış anladınız.
Yazık ki onlar tasvîr eder birer umacı,
Beş on romancı, sıkılmaz beş on da maksadcı.
Nedir bu anlaşamazlık? Gelin de anlaşınız;
Lisân-ı müşterek olmaz mı kendi göz yaşınız? "(11)
Ċkif'i
okumak, anlamak ve fikirlerinden istifade etmek mecburiyetindeyiz.O
içimizden biridir. Ancak bizi çok iyi bilen biri.
Not:Alıntıdır...
|